11 Haziran 2017 Pazar

KATAR KATAR GELİR, KATAR YARDIMI, Abdullah Çağrı ELGÜN

KATAR KATAR GELİR, KATAR YARDIMI
Abdullah Çağrı ELGÜN
Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn Libya, Birleşik Arap Emirlikleri, Maldivler, ondan fazla ülkenin ilişkilerini kestiği KATAR’a yaptırımlar başladı
Osmanlı Türkiyesi’nin Katar’ı, 1915 yılında İngilizler’in işgaline uğradı. Katarlılar, Osmanlı Türkiyesi içerisinde 1916 yılına kadar kalabildiler.
İngilizler’in Birleşik Arap Emirliklerinin Konfederasyonun içinde yer almasını teklifine karşı çıktı. Bunun üzerine 1918’de Katar, tek başına bağımsızlığını ilan etti.  Modern KATAR’ın kurucusu, Kasım El Sani önderliğinde, 1971’de bağımsızlığın da verdiği bir güçle Katar’da, doğalgaz ve petrol rezervleri (1940) keşfedilip işlenerek zengin bir devlet haline geldi.
Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Seyfullah KORKMAZ bana gönderdiği bir yazıda diyor ki: “Niye mi Katar Katar diye inliyorum? Oralar bizimdi. İnsanları kardeşimizdi. Bir ayak oyunlarına kurban gittiler. Ben Refik KORALTAN’ın Hatıraları’nda okudum. Atatürk diyor ki: “Biz güçlenip etrafımıza bakar hale geldiğimizde, bizden İngiliz oyunları ile koparılıp ayrılan Arap kardeşlerimizle, üçüncü kol ile ilgilenip onları uyandıracağız. Onları tam bağımsızlıklarına kavuşturunca kurulacak olan İslâm Birliğini hayal ettikçe heyecanlanıyorum.” Atatürk’ün bu sözleri nerede mi? Devletin Kırmızı Kitabının olduğu yerde…”Seyfullah Kardeşim böyle yazmış ve dahası var… Onu başka zaman anlatacağım.
Katar her fırsatta Türkiye’ye olduğu gibi Müslüman Kardeşler ve HAMAS’a da sahip çıktı. Bugün, Ortadoğu’da ABD çıkarlarına karşı çıkan KATAR’a, ABD, TERÖRE DESTEK verdiği iddiasını ortaya atarak, her türdeki yaptırımlar ile ablukaya aldı. Amerika’nın yeni başkanı Donald Trumpun Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesinin ardından, Katar’ın bitirilmesi için düğmeye basıldı.
Katar, Osmanlı Türkiyesi’nin sadık bir teb’ası ve Müslüman kardeşimiz olduğu gibi, İmparatorluğun yıkılmasından sonra da Türkiye ile çok iyi ilişkiler içerisinde oldu.  Rusya krizinde Katar: “Türkiye’ye en ucuz gazı ben veririm.” diyerek büyük bir cesaret ve kardeşlik örneği gösterdi.
KATAR, küçük bir devlet olmasına rağmen dünyanın en zengin en refah ve gelir düzeyi en yüksek olan devletlerdendir. Erkeklerin nüfus oranı kadınlardan çok fazladır. Bunun sebebi oraya işçi olarak gelenlerin tamamının erkek olmasından kaynaklanmaktadır. Katar, Türkiye’ye yaptığı büyük yatırımlarla hem ülkemiz ekonomisini hem de Türkiye’ye destek verdi.  Türkiye’nin her zor ve en zor zamanlarında yanında yer alan, en cesur Müslüman kardeşimiz olmuştur.
Suutlar, Katar’ı nüfuslarına bir türlü katamadılar ve bunu da hiç bir zaman hazmedemediler. ABD başkanı Donald Trump’un Suudi ziyareti sonrasında, Suutlar, Katar’a yaptırımları uygulamaya koydu. Katar, Mısır’a Suriye’e ve Suidi Arabistan’a rağmen Türkiye’nin her zor zamanlarında yanında yer almayı tercih etti. Katar’dan sonra yaptırımların Türkiye’ye geleceği konusundaki uzman görüşleri yer almaktadır. Bugün Katar, Türkiye’ye verdiği desteğin bedelini ödemektedir.
Böyle olunca bizim teklifimiz: “KATAR’I “BİRLEŞİK TÜRKİYE” NİN SANCAK BEYLİĞİ YAPALIM.” Bu da olmazsa kabul ederlerse fahri de olsa 82 vilayetimiz olarak teklifte bulunalım…

IRAK ve BARZANİ
Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, PKK-PYD’yi tercih ederek, Türkiye ile yakınlaştığı için ABD’nin tepkisini çekmektedir. Bu sebeple Barzani’yi köşeye sıkıştırmayı düşünen ABD’ye karşı Barzani, masada Rusya kartını gösterdi.
Barzani, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi sınırları içindeki petrol sahalarının arama, işletme ve pazarlaması konusunda, Rus petrol şirketi Rosneft, doğalgaz sahaları için de Gazprom ile 50 yıllığına bir anlaşma yaptı. Barzani, Ruslarla yapılan eşit ortaklığa “Evet!” dedi. (ww.yeniakit.com.tr/haber/dunyanin-en-zengin-ulkesi-katar-hakkinda-sasirtan-11-bilgi-343086.html)
İKTİDARLAR ve DİN
Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış yıkılmıştır.
1949’da CHP iktidarı Din derslerinin mecburi olmasını kabul etti. Bol bol İmam Hatip Lisesi yaptırdı. Gerçekte dini çok mu seviyordu?  Halkı din üzerinden istismara kalkıştı. Ne oldu? Yıkılıp gitti.
Saidi Nursi Menderes’e: “Ayasofya’yı aç darbeden kurtul!” diyordu. İnönü bağırıyor, “Menderes demokrat olan Said Nursi’ye, seçim propagandası için bir araba kiralamış. Onunla Said Nursi’yi gezdiriyor diye bağırıyordu. (http://www.risalehaber.com/said-nursiden-basbakana-ayasofyayi-ac-darbeden-kurtul-235612h.htm) Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Said Özdemir: “Said Nursi'nin darbeyi önlemek için Menderes'e, iki tavsiyede bulunduğunu söyledi.”:  "Ey Menderes senin başına bir felaket geliyor. Bu felaketi iki büyük sadaka ile def edebilirsin. Birisi: Risale-i Nur, imanları kurtardığı için büyük bir sadaka olarak kabul edilir. Onları bolca neşret. İkincisi: Ayasofya'yı yeniden ibadete aç. Bu iki şeyi yap, bunlar seni beladan kurtaracak." 
1957’de DP Menderes: Said Nursi’nin Cübbesini Bayrak Yaptı. Gerçekten İslâm dinine hizmet mi, dini iktidar hırsına alet ve istismar mı ? Ne oldu? Yıkılıp gitti.
1960’ların ortalarında Süleyman DEMİREL: Nurcuların, Tarikatların, Süleymancılarla yakınlaştı, onların sakallarını okşadı. Ne oldu? Yıkılıp gitti.
1983’lerde iktidara gelen Turgut ÖZAL: Bütün bir milleti Hac’ca götürmek için Haç Seferleri düzenlemeye ve Adıyaman başta olmak üzere Yeni Kapı ve diğer bütün Cemaatleri Köşke davet ederek, iftar verip arka kapıdan uğurluyordu… Gerçekten İslâm dinine mi hizmet ediyordu?.. Yoksa dinî liderlerden istifa, dini istismar ile iktidar koltuğunda daha fazla mı kalmak mı istiyordu?..   ANAP önce yüzde yirmilere doğru geriledi,  daha sonra da yıkılıp gitti.
Kim ki bu yüce dini, gerçek hizmetin dışında, kendi emel ve arzuları doğrultusunda kullandı ise asla iflah olmamıştır… Elinde Kur’an siyaset meydanlarında nutuk atan bugünkü siyasilerin  sonu da bunlardan farksız belki de daha hazin alacaktır. Allah’ın Âlemlere, alem salkımlarına; Kâinatlara, kâinat salkımlarına; Evrenlere, Kübik, Pirizmal, Santrifüj Evrenlere ve Bütüne, Nizam, Sistem, Düzen ve Lâ Mekana indirdiği kaide ve kuralları kim çiğner ve bunu kendi çıkarlarına âlet eder ve ona dinî bir kılıf uydurursa ALLAH’ın GAZABINDAN KURTULAMAMIŞTIR… Bunlar, Kuran’daki âyet ve delillerle sabittir.   
1983 rakamlarına göre Diyanet İşlerinde Başkanlığında 46.bin personel yer alıyor. Bunun 23 bini ilkokul mezunu. Peki o zaman Bu kadar fakülte enstitü ve İmam Hatip Liseleri ne için kurulmuştur?.. Niçin o kadar  yıl boyunca eğitilmiş olduğu dalda hizmet vermez? İmam ve Hatip olmazlar?..  Bu Fakülte ve Enstitüler ne işe yarıyorlar?  Bakın ne işe yaradıklarına: Bunlar Hukuk Fakültelerine gidip savcı ve hakim oluyorlar. Bunlar Siyasal Bilgiler Fakültelerine gidip Kaymakam oluyorlar.
Yapılan bir araştırma Kaymakam yetiştiren Bölümlerin öğrencilerinin yüzde 41’nin İlahiyat kökenli olduğunu ortaya koyuyor. Bu nasıl oluyor?.. Hukuk Fakültesi Mezunu olup da daha önce İmam Hatip mezunu olanlara BURS veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız savcı ve yargıç oluyorlar.
2000 yılına geldiğimizde:

Vali İlahiyat Fakültesi Mezunu
Emniyet Müdürü İslam Enstitüsü mezunu
Kaymakam İmam Hatip Lisesi Mezunu olduğunu görüyoruz.
Olmasın mı? Olsun! Dini bütün, samimi dindarlardan kim korkacak?. Allah’ı bilen adaleti Kura’na göre uygulayandan kim korkar? Öyle olmadığını bugün Pazar, 11 Haziran 2017 tarihine gelinceye kadar devlet ve millet olarak geçirdiğimiz bunca musibetten sonra anlayabildik…  
Madem İlahiyat Fakültesi, İslam Enstitüsü ve İmam Hatip Lisesi Mezunları Vali, Kaymakam ve Emniyet Müdürü oluyorlar, o zaman: tıp fakültesi mezunları gazetecilik, edebiyat fakültesi mezunları da kendi işlerini yapmayı bırakıp doktor olarak atansınlar. Et ve süt ürünleri bölümlerinden mezun olan Ziraat Mühendisleri de genel cerrah, kulak, burun, boğaz, göz, doktoru olabilirler. Berberler ve terziler öğretmen, Sanayideki zanaatkârlar da öğretim görevlisi olarak iş bulabilirler… Madem bu okullar bu işi yapamıyorlar ve bu işe yaramıyorlar, biz bu enstitü ve fakülteleri kapatalım veya adlarını değiştirelim daha iyi olmaz mı?.. İmamlar da ilkokul mezunu olarak kalmaktan ve kulaktan dolma bilgilerle kalmaktan kurtulur, yüksek bir eğitim görmüş olarak millete daha iyi hizmet vermeye devam ederler.
Niçin cahil kaldığımız gelişmemiş devletler kategorisinde olduğumuz anlaşılmıyor mu?  
Ey ilgili ve bilgililer!.. Her meslek sahibi, kendi işini yapmalı. Ne için eğitilmiş ise o dalda, o branşta faaliyet göstermeli. Böylece, insanını, milletini, vatanını en çok seven; işini en iyi yapan ve en başarılı insan olacaktır. Halk bilgi yüklü, aydınlanmış olduğu için de ülkede  böyle kargaşalar olmayacaktır. 
ATATÜRK ve DİN
“Türk milleti bütün sadeliği ile dindar olmalıdır.”  Diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün Annesi, Zübeyde Hanımdır. Zübeyde Hanım asıl adı Molla Zübeyde’dir. Balkanlarda Ünlü Bektaşi Şeyhi Rıfat Efendi’nin Mürididir. 
On iki (12) İmam’dan biri olan Ali Rıza’nın adını, babası oğluna İmam ı Rıza’ya ithafen veriyor. Böylece Mustafa Kemal’in babasının adı İmam ı Rızaya ithafen Ali Rıza oluyor. İşte Atatürk’ün babası, bu zat ı muhterem Ali Rıza Efendi’dir.
Mustafa Kemal, yedi yaşında Kuran’ı hatmediyor. Sekiz yaşında, Hafız ı Kelam oluyor. Mustafa Kemal, zamanın en güçlü Hafızı, Yaşar Efendi’nin dizinin dibinde Kuran’ı öğrenerek Hafız ı Kelam olma payesini kazanıyor.  
Balıkesir Nasrullah Cami’inde 60 sayfalık Hutbe icra ediyor. İstiklâl Mücadelesinin kararını Hacı Bektaşî Dergahı’nda Cemalettin Çelebi Efendi’nin yanında alıyor. İstiklâl Mücadelesine katılmaya ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına bu Bektaşî Dergahı’nda karar veriyor.
ATATÜRK’e dinsizlik yakıştırmasını yapanların çoğunun, İslâm dini ile alâkaları, haberleri dahi yoktur.
Atatürk’e dinsiz diyen, Ona iftira atan Osmanlıyı yıkanlardan biri olarak gören bu ahlâk yoksunlarına bakınız… “H.Nihal ATSIZ’ın şu şiiri bu durumu çok güzel izah ediyor : Bir kemiğin ardın saatlerce yol giden; itler bile gülecek…” Vatanın her karış toprağını yabancılara peşkeş çekmiş, kiralamış veya satmış, aldıkları ihalelerle Haliç’te Boğazda yalı ve villa almış; “kamu arazilerini, dağ ve taşlardaki maden tapularını üzerlerine geçirmiş, TC’yi silmiş, Türklüğü inkar etmiş, dolarları evlerine ve villalarına balya balya yığmış” olan yandaş yalakalar vatansever; Atatürk ise hain öyle mi?.. Pazar, 11 Haziran 2017
KAYNAKLAR:
1. http://www.cografya.gen.tr/siyasi/devletler/katar.htm
2. http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-katar
3.ww.yeniakit.com.tr/haber/dunyanin-en-zengin-ulkesi-katar-hakkinda-sasirtan-11-bilgi-343086.html
4.https://onedio.com/haber/gundemin-merkezindeki-katar-hakkinda-bilgi-sahibi-olmak-icin-ogrenmeniz-gereken-14-sey-773421
5.http://www.yeniakit.com.tr/haber/dunyanin-en-zengin-ulkesi-katar-hakkinda-sasirtan-11-bilgi-343086.html
6.Haydar BAŞ’ın masabaşı konuşmaları, Ankara, 2017
7.http://www.risalehaber.com/said-nursiden-basbakana-ayasofyayi-ac-darbeden-kurtul-235612h.htm
8.http://www.sorularlasaidnursi.com/dp-iktidari-said-nursi-ve-yirmiyedi-mayis-ihtilali/
9.http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Turgut_%C3%96zal
10.Dr. Devlet BAHÇELİ grup konuşmaları yazılı tebliği, 2016

9 Mayıs 2017 Salı

ADALET HERKES İÇİN, Abdullah Çağrı ELGÜN

ADALET HERKES İÇİN
Abdullah Çağrı ELGÜN

Referandum bitti. Anayasa ve Başkanlık Sistemi memlekete hayırlı uğurlu olsun. Kazanan da kaybeden de bu ülkenin mensupları ve bu ülkenin insanları. Bu sebeple kazanan ülkemiz Türkiye olacaktır. Türkiye diyorum; ama ülkemizin adı konusundaki tartışmalar devam edecek mi? Ülkemizin üniter devlet yapısı, Türkiye adı kalkacak mı? Bayrağı, İstiklâl Marşı, Türk, Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti, kavramları rafa mı kaldırılacak?.. Bu kavramlarıyla ilgi endişe, kaygı ve tereddütlerimiz devam edecek mi?..
Milleti bir bütün olarak kucaklayıp kardeşliğimiz perçinlenecek mi, adalet, hak, hukuk, herkes için aynı mı olacak; yoksa ilgililerin sesinden sadece ve devamlı “Ak Parti Kadroları! Ak Parti Kadroları!” nakaratlarından başka ses işitmeyecek miyiz? Milletin diğer unsurları, görmemezlikten gelinip yok mu sayılacak? İktidar sahiplerinin bu endişelerimizi giderecek yeni sözler üretmesi, yeni projeler ortaya koyması ve tez elden ülke içinde huzurun tesissisinin sağlanması bir zarurettir.
İktidar dışarıda, ülkeye düşman unsurlarla, hiç taviz verilmeden yapılacak mücadelede halkı arkamıza almak da ayrı bir güç ve güven kapısı olacaktır. Komşularla gerilen hatlar düzeltilmeli, gereksiz tartışma ve polemiklerden kurtulunmalıdır.
Ömür dediğimiz şey, çok kısadır. Bizim çocuklarımız, sonra torunlarımız, sonra onların çocukları ve sonra da onların torunları gelecekler. Bizler, ölmeden önce idealimiz yapmak ve yaşatmak, ülke içinde kalıcı, doğru ve silinmez izler bırakacaksak, öncelikle adaleti, herkes için tesis etmeliyiz. Vatandaşın beklenti ve sorunlarını çok acil olarak yeniden yeniden gözden geçirilmelidir. Çocuklarımızın, torunlarımızın güven ve huzurlu, yarınları,  sokaklarda huzur içinde dolaşabilmeleri içinde bulunduğumuz zamanda yapacağımız icraatlara ve gerçekleştireceğimiz “herkes için adalet”e bağlıdır..
Suçlu, suçsuz hapislerde yatan binlercesi yetmezmiş gibi yeniden yeniden tutuklamalar, yeni cezaevlerinin açılması, kişi ve toplulukların sadece muhalefet etmiş olması, haklarında şikayet olması, veya olay yerinde, yanında yöresinde tesadüfen bulunması sebebiyle tutuklanmaları, ceza evinde tutukluluk halinin devam etmesi adalet olmayacaktır…   
Bence referandum sonrası beklenen ve olması gereken şudur: Toplumun bütününü kapsayacak genel bir af yasası ile ülke insanlarının acıları hafifletilmeli, yüreklerine su serpilmelidir… Gerçek suçluların suçlarının hafifletilmesi, suçsuzların derhal çıkarılması, hapishanelerin boşaltılarak okullara fabrikalara ve üretim sahalarına dönüştürülmesi yerinde olacaktır. Uzun süre hapiste yatanların cezalarında indirime gidilmesi, suçsuzların ya görevlerine iadesi veya bunlar, görevlerine iade edilmeyecekler iseler bile, tutuklama öncesi çalıştıkları kurumlarında gelebilecekleri makam ve mevkileri kendilerine iade edilip alabilecekleri en son maaşlarından emekli edilerek, mağduriyetleri giderilmelidir. Böylece hayatlarını devam ettirebilmelerinin sağlanması adil, yerinde ve hakkaniyete uygun bir karar olacaktır. 
GERÇEKLER ACIDIR, HAZMI ZOR OLUR
CNN’de Ahmet HAKAN’ın hazırlayıp sunduğu “Tarafsız Bölge” programında konuşan Mahmut AKPINAR, Ahmet HAKAN, Mehmet METİNER; Başbakan, Bülent ARINÇ’a: “Dershaneler üzerimden beni, hükümetimi tehdit ettiler. Elimizde kasetler var dediler. Piyasaya süreriz dediler. Hükümetini yıkarız dediler.  Ben de onların restini gördüm; ve onlara şöyle dedim: sonunda bu alçaklığı da yapacak mıydınız? Dedim onlara…”
Dershane işini kaşırsan elimizde kasetler var. Hükümetinizi düşürürüz. Demiş olduklarına, Sayın ARINÇ: “Bizzat tanıklığımdır!.” diyor. Bunlar her kim ise kamuoyuna açıklanmalı, derhal yakalanmalı ve kanun önünde hesap vermelidirler.
 “22 Mar 2017 tarihinde, “FETÖ soruşturmalarında adı geçen ve üniversiteden ihraç edilen Merkez Partisi Genel Başkanı, Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, KRT'de Çağlar CİLARA'nın programında, "Ben FETÖ'cü değilim, herkese ilan ediyorum. Ben 28 Şubat dönemini özlüyorum. İslâm’ı öyle bir yorumladılar ki şuanda herkes İslam'dan nefret ediyor" şeklinde ifadeler kullandı.
Bugün sokak ortasında, parklarda bahçelerde başı örtülü kızların gençlerle el ele kol kola, diz dize, yanak yanağa dudak dudağa… olduğunu görmemek için âmâ olmaya gerek yoktur. Henüz abdesimle duruyorum diyenlerin ağzından çıkan yalan yanlış lakırtılara bakınca, gerçekten inananlar gördükleri karşısında kızarıp bozarıyor, kan ter içinde kaldıklarına şahit oluyoruz. Bir kısım İslâmcılar tarafından islâm’ın içi boşaltılmıştır. Ne dersek diyelim ne kadar inkara kalkışırsak kalkışalım gerçekler acıdır; ve  hazmı da zor olmaktadır.
TOPLUMDA İNAÇ SAPTIRMASI
Toplumda bir algı yanıltması, kafa karışıklığı, ve zihin bulanıklığı hat safhaya ulaşmıştır. Yanlışı görüyor, bizzat şahit oluyor; fakat sürekli aldanmaya, aldatılmaya, ses çıkarmıyor. Hatta bu ikilik, ona hoş bile geliyor, denebilir. Görsel basının etkisi ile göze, kulağa ve zihne hitabeden bu iletişim araçları karşısında insanların algıları şaşmış, aklı karışmış, zihni bulanmıştır. Toplumu: “Zaman sana uymuyorsa, sen zamana uy!” felsefesine takılmış: “Takıl bana hayatını yaşa!..” diyenlere uymuş, zamana ayak uyarak, doğru ve yanlış karşısında akıl, mantık ve vicdanına kilit vurarak gözlerini kapatmıştır..
YANLIŞTA ISRAR
“Ben gidersem dünya batar.” Diyenlerin bugün hepsi kabirdedirler; fakat dünyanın hâlâ batmadığını göre göre, muhatapların gözlerine baba baka yanlışın olanın gitmesine izin vermiyor. Yanlışta ısrarda devam ediyor… Anadolu’da güzel bir söz vardır. “Yer yarılır adam çıkar.”  Her şey biter, her fani ölür, her şey yok olup gider fakat hamiyetsiz ve hürriyetsiz yaşanmaz. Mevlânâ’nın dediği gibi: “İnandığın gibi yaşayamıyorsan; yaşadığın gibi inanmağa başlarsın.” Bugün toplum olarak rotadan sapmış olarak, gerçeği görüyor; fakat yaşadığımız gibi inanmak için bahaneler ve yollar üretiyoruz.
BUNDAN SONRA NELER YAPMAK GEREKİYOR? 
Kendi kendimizle, insanımızla, toplumumuzla, cemaatimizle, top yekün millet olarak yan yana, huzur ve barış içinde yaşamak istiyoruz.
İKTİDARA DÜŞEN GÖREV
Bu memleketin sıkıntılarına ACİL çözümler bulmaları gerekmektedir. 15 yıldır tek başına hükümet olarak, her istediğini yapabilen ve yaptırabilen bu iktidar sahipleri, halkın huzur, sükûn ve müreffeh hayata erişme yolundaki azim ve kararlılığını gerçeğe dönüştürebilmelidir. 
Ülkemiz: Komşularıyla barışarak, yeniden huzur ve barışı yakalaması: “Yurtta barış dünyada barış” ilesini yerine oturtarak kendisini yenilemesi gerekmektedir.
Bu konuda muhalefete de büyük görevler düşmektedir. 2019’a çıkarılacak rakip  Başkan adayını belirlemesi gerekmektedir. Şimdiden çıkaracağı kadroyu, yapacağı projeleri, mümkünse, halkın hemen hepsinin mutabakat ettiği anayasayı bugünden hazırlayıp ortaya koymalı, maddelerini halka sunabilmelidir.
Adil yargılama,
Hapishanelerin boşaltılması.
İçeride ve dışarıda olanların sıkıntılarını giderecek, iş aş, ekmek kapısı ve onların psikolojik problemlerine de çareler aramalıdır.
İçeride barış, dışarıdaki barış, yurtta barış, dünyada barışı tesis etmek iktidarda olanların sorumluğu ve görevlerindendir.
FETO:
Türkiye’ye getirilip onun muhatapları ile yüz yüze, karşılıklı olarak yargılanmalıdır.
Tarafsız, bağımsız ve vicdanlı hakimlerin karşısında herkes hesap vermekten hiçbir şekilde çekinmemelidir. Aksi durumda şaibeler, şüpheler, akılları kurcalayan sorular her daim zihinleri bulandıracak, yarın sırf bu yargısızlık yüzden çocuklarımız, hatta torunlarımız zan altında kalacak; ve millet, içi huzur bulamayacak, belki de sokaklar bizim için tehlikeler ile dolu olacak ve rahat yüzü göremeyeceğiz endişesi taşımaktayım…
Bugün ekonomi, tüketim ekonomisi, terör en yüksek noktada, sanayi gittikçe küçülmektedir.  Bu konularda da acil çözümler ve projeler gerekmektedir.
Masum insanların hak, hukuku zail oldukça, Türkiye’nin sırtı yerden kalkmaz.
MİT Balyok programını, 15 Temmuzdan çok önce satın almıştı. Neden tedbir alınmadı?
FETO dahil muhataplarının hepsinin yargılanması burada sorulara cevap vermesi, herkes için yararlıdır. Ne olursa olsun, en iyisidir. Yarınlardaki bir günde, olanların hesabını millet birbirinden, çocuklarımızdan, torunlarımızdan soracaktır!.. Ne pahasına olursa olsun, her şüpheli, sorumlular için yargılanmak gelecektekilerin hayatlarının garantisi, güvenceleri ve huzur içinde ülkede dolaşabilmeleri için bir garanti, ve teminat belgesidir.
KAYNAKLAR:
1. CNN’de Ahmet HAKAN’ın hazırlayıp sunduğu “Tarafsız Bölge” programı
2. Prof. Dr. Abdurrahim KARSLI, Merkez Partisi Genel Başkanı: “22 Mar 2017 tarihinde konuşmaları: KRT Kültür TV. Saat: 21.20 Programı
3. http://www.sabah.com.tr/yazarlar/kahraman/2017/04/21/referandum-sonrasi-2
4. http://www.yeniasir.com.tr/yazarlar/cahit_sonmez/2017/04/18/referandum-sonrasi-piyasalar

5. http://www.sabah.com.tr/yazarlar/kahraman/2017/04/21/referandum-sonrasi-2

19 Nisan 2017 Çarşamba

İSTİKLÂL MARŞI’NIN MÂNÂSI, Abdullah Çağrı ELGÜN

İSTİKLÂL MARŞI’NIN MÂNÂSI
 Abdullah Çağrı ELGÜN

Mehmet Âkif gibi demir iradeli, sağlam karakterli, geniş kültürlü büyük bir iman adamı yetiştirmiş olmamızı çekemeyenler çoktur. Âkif, eğer “Bülbül” şiirini, “Çanakkale Şehitleri”ni ve  “İstiklâl Marşı”nı söylememiş olsaydı, bugün muazzırları ona hücumu belki de lüzumsuz görürlerdi.
Büyük bir milletin,  dinî ve imanı, ebediyyen ayakta tutacak kudreddeki böyle şiirlerdir ki Âkif’in üzerine şimşekleri çeken dili, sanatı ve iman âbideleri olmuştur.
Millî ve dinî terbiyesini müsbet ilimle bütünlenmiş; iki Doğu bir de Batı dilini ana dili gibi öğrenmiş ve sağlam vasıtalarla, geniş bir kültür tefekkür seviyesine ulaşmış, bu yılmaz ve yorulmaz şaire atılan,iftiraların asıl hedefi budur.
Âkif’e doğru bir birlerini iterek koşan kin ve garez dağları, onun, sanat ve iman dünyamıza dikilmiş manevî heykellerin, dizlerine bile çıkmış değillerdir. İğrenç pisliklerin, kendine saldıran dalgaları, bulanık ve köpürtmüş de olsalar bile  arındırır ve yine temiz kalırlar…
Milletleri millet yapan milletin büyük adamlarını, o milletin genç nesillerinin gözlerinden düşürmek, maddî ve manevî en eski ihtilallerin en eski taktiğidir. Bu taktik hemen hemen her memlekette en geç mağlup olur; fakat yine de düştükleri yerde yangın çıkarmasını bilir.
İstiklâl Marşı’nın her fırsatta, her millî heyecan ânında, coşkunlukla söylenen ölümsüzlüğü, Âkifdüşmanlarını mağlup eden hadiselerdir. Onun üzerine en çok şimşek çeken şiiri,  bu “İstiklâl Marşı” şiiridir. Millî vicdanlara yerleşmiş bu manzumeyi ne yapıp yapıp değiştirmek isteyişlerinin de asıl sebebi budur. İstiklâl Marşı güzeldir, orijinaldir. Milleti millet yapan tümdeğerleri içinde barındırmaktadır.Bu Marş, Türk ve Müslüman milletin millî vicdanına çok yakışmıştır. Bu güzellik önce onun sağlam ve yüksek mânâsındadır. Bu mânânın her bakımdan çok incelmiş, çok yükselmiş, güzel ve âhenkli, gür sesli bir Türkçe ile milletin haykırışıolmasındadır.
İstiklâl Marşı konusunda bilenler ve hatırlayanlar olacaktır ki 1950li yıllarda İstiklâl Marşına bir hücum kampanyası atılmıştı. Bu Marş’ın bilhassa ilk iki mısrâsı, mânâsızlık ve mantıksızlıkla suçlanıyordu…
Bir Millî Marş’ın başında nasıl olur da Türk Milletine: “Korkma!” denebilirdi? Bu millet esasen korku bilmez millet idi.  Hele hele: “Şafaklarda yüzmek” şafaklar gibi gittikçe ağarması, aydınlanması mukadder bir doğuş zamanını, sönme kabusu ile birleştirmek, ne büyük bir mantıksızlıktı?..
Hücumlar, gün geçtikçe tam bir saygısızlık ölçüsü alıyordu. Bu Marş’ı çok seven, onu anlayan, yıllar yılı onunla heyecanlanmış, hatta onunla İstiklâl kazanmış bir milletin çocuklarına bu “Marş” kötüleniyordu…
28 Ocak 1950’de Hürriyet Gazetesinde bir yazı çıktı. Adı “İstiklâl Marşı”nınMânâsı” idi. Bu yazı “Hayır!” diyordu. “Yanılıyorsunuz. Bu Marş sizin sandığınız gibi mânâda  vemânâsızlıkta değildir. Aksine, Türkçenin bütün inceliklerini bilen bir şair tarafından, tam bir lisan sağlamlığı içinde söylenmiştir.”Aynı zamanda, bu karşı iddia, isabet diyor. Bunun içinde kelimelerin bilinmesi için zarurî mânâları veriliyordu…

Bu yazı, İstiklâl Marşı’mıza olumsuz yönde yapılan tehdit ve kampanyaları bir müddet susturdu. Aradan geçen on altı yıl(16) zaman geçti.. Zaman, yine yıkıcı emellerin kafasını karıştırdı ve onun kafasına işledi. Bu zaman içinde en şiddetli yıkılan âbide, Türkçe oldu. Yıkıcı ve uydurmaca dil akımı Türkçe, anlaşılmaz ve kavramlar bolluğu içinde anlamsızlaştırmağa, bir kelime için, nerede ise beş altı, hatta yedi sekiz, on karşılık ve aynı anlam ile ifade edilir oldu. Türkçenin yalnız kelimesi değil, Türkçenin cümlesi de allak bullak oldu. Türkçenin bütün mantığı, tartaklandı, didik didik edildi. 
Bu arada İstiklâl Marşı da bir başka dille söylenmiş gibi, günün tartaklanan didik didik edilen “Uyduruk Türkçe” günün Türkçesine uydurulmaya çalışıldı. Bugün bu âbideMarş’ı en mühim mısraların mânâsını tekrar aydınlatmak; ve daha izahlı anlatmak, mühim vazife vazgeçilemez bir görev oldu. Bu sözler şimdi o mühim ve vazgeçilmez vazifeyi yerine getiriyor.
Her dilin, bir takım söz ve söyleyiş incelikleri vardır.Dilin dehasında ve asırlarca işlenmesinden doğan ifade sırları vardır. Dillerde anahtar kelimeler vardır ki mânâsı nice izana kapalı cümlelerin ve mısraların hazinesini açar. Bunun için o dildeki umumîuslûbu, dilin yapısını, cümle ve mısra mimarisisini, kelimelerin tarihini, kısaca o dili, iyi bilmek gerekir. Böyle bir bilgi, bilhassa o dili öğrenme yaşında ve durumunda olanlara hususi bir yöntem ve usulü dairesince öğretilir. Bunun ilk şartı, metodu bilmek ve onun işleyiş yapısına büyük kıymet vererek, bozmadan yozlaştırmadan, bilerek yetiştirmektir.
Diller, asırlarca en çok, ses bakımımdan güzelleşip tekamül ettikleri içinde okumanın, diğer büyük bir şartı da kelimelerden yükselen sesi duymaktır. Türkçe bu görüş ve anlayışla okunduğu taktirde, İstiklal Marşının kapalı, hatta manasız sanılan nice mısraları, güneş ışığında pırıl pırıl parıldayacaktır. Bir mektepte okumadıkları halde, Türk saz şairlerinden mâni, koşma, destan ve türkülerden yükselen sesi duymaya alışık oldukları için, okumamış Türk halkının böyle sözlerdeki, mânâyı sezmeleri, çok defa okumuşlardan daha sağlam bir irfan temeline dayanır.
İstiklal Marşı 1921 yılında yazılmıştır. Bu tarihte Anadolu’nun nice şehirleri düşman işgalindeydi. Muazzam bir imparatorluğu, dört yılda kaybeden Türk Milletinin İstiklâli tehlikedeydi. Yunanlılar, Batı Anadolu’da ancak Yunan Ordusuna mahsus, vahşi bir hareketle ilerliyorlardı. Türk orduları henüz derlenip toparlanmış değillerdi.
“Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.”
İnancıyla doluydu. Türk askerinde bu millî ve dinî inancı, imanı o, daha Çanakkale Şehitleri için söylediği âbide şiirin duyguları ile dolup taştığı zamanlarda görmüştü.
İstiklâl Harbi başlayınca, belki de en Müslümanımız oydu. O bu kadar dolu ve azimli, kararlı ve hınçlı olarak Âkif, Halife’nin emrini Şeyhülislam’ım fetvasını dinlemeyerek Anadolu’ya koştu…İstanbul’dan Ankara’ya kadar hemen hemen yere yürüyerek gitti. Giderken de inandığı ve güvendiği milletini daha yakından gördü.Her yerde onu coşturacak sözler söyledi. Minarelerde ezan okudu, Camilerde hutbeler okudu, vaazlar verdi. Aynı günlerde vatan topraklarını adım adım dolaşmaktan doğan bir cesaretle bu topraklara:
“Ey benim, her taşı mâbed-i iman yurdum!
Seni er geç bana verecek Mabudum!...” diye seslenerek, yollarda gözyaşı dökmekten geri durmadı.

Sonra Bursa işgal edilip düşünce, “Bülbül” şiirini yazdı. O zaman  ruhanî bir fetih ve kuruluş şehrinin Camiler, ve Türbeler diyarının, düşmanın eline geçmesi yürekleri parçalıyor ve gönülleri perişan ediyordu. Üstelik bir Yunan Subayı Bursa’da Sultan Osman’ın Türbesi içerisinde Kabirine çizmeleri ile basarak: “Ey Osman kalk da evladını kurtar!..” gibi sözlerle aşağılamış, Osmanlı devletinin kurucusuna hakaretler yağdırmıştı. Böyle bir ıstıraptan doğan “Bülbül”şiirinde, yalnız ıstırap ve sıkıntı değil, büyük ve eşsiz Türkçenin sızlanışları ağlayışları ve göz yaşlarındaki incilerde büyük bir matem vardı. “Bülbül”şiirde Türk dilinin canlılığı hareketliliği ve aynı zamanda işlekliği sanki canlanmış da Türkçe ağlıyor gibi Türkçenin ıstıraptan inleyen sesi duyuluyordu:
“Eşin var aşiyanın var, baharın var ki beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi ey, bülbül nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavî saltanat kurdun,
Cihanın hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!..
Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hanümanın şen, için şen, kaninatın şen.
Neden, öyleyse matemlerle eyyamın perişandır?..
Niçin, bir kadrecik gönlünde, bir ummmanhuruşandır?..”
Gibi mısralardan yükselen hüzünlü sesleri fark ederler; ve hemen duyarlar ki bu mısralarda bülbülün figanıyla kelimeler ağlıyor, mısralar coşuyor ve şiir fırtınalara ve kasırgalara tutulmuşçasına feryat ve figan içindedir.  Bu söyleyiş, “Büllbül” şiirini meydana getiren mısralarındaki:“-ın, -in,-un, -ün,” seslerinin ahengindendir.
Türkçenin sırlarından olan, böyle aliterasyonların bir birleri ardı sıra gelip sıralanması, ancak dilin dehasını kelimelerin güç ve kuvvetini kavramış, büyük şairlerinin eserlerinde tezahür edebilecek bir mashariyettir.
İşte Türkçeyi bir şehrimizin kalbi için böylesine inleten bir büyük şair, bir gün bu milletin ve bu vatanın istiklâli için, şiir söylerken, bu şiir de elbet o ulvi heyecanı yakışacaktı. Nitekim öyle de oldu: O günlerin ıstırabı sonsuzdu. Millet kan ağlıyordu. Bakışlar nerede bir al görse şiddetle ürperiyor, her alı albayrak sanıp,ay yıldızlı bayrağının geleceğinden endişe duyuyordu. Acaba bütün Balkanlar’da,Kafkaslar’da ve dünkü yurdun daha nice ülkelerinde ve adalarında olduğu gibi bu bayrakda ana vatanımızda da sönecek miydi?
Bu milletin bütün insanlarının

gönülleri  gamlı, en büyük  elem, keder ve azap içinde iken, yutta yine akşamlar oluyordu. Bu grup ufkundan bakan gözler, önce hiç sönmemiş sanılan, grup vaktinden kalan deprem, kasırga ve tufanların sardığı ülkemizde, ister istemez bütün gönüller aynı endişe ve sızıyla dolup sarsılıyordu…
Acep al bayrağın sonu da böyle, sönmek mi olacaktı?
İşte Mehmet Âkif’in“İstiklâl Marşı”’nda yükselen erkek sesi, yiğit ve mert sesi, vatan semalarında bir gök gürültüsü gibi gürledi ve kubbelerde yükseldi:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”
“Şafak” kelimesini, Türkçede grup mânâsında yani “akşam kızıllığı” mânâsına hiç kullanılmadığı, ifadesi yanlıştır. Şair Bâkî’nin, bir Ramazan ayının ilk görünüşü için söylediği kasidenin:
“Derh şah-ı spend vurdu felek micmerine,
Mah-ımehsanma  şafakta görünen zar-ı nizar”
Beyitinde yahut Şeyh Galip’in :
“Çeşm i sevdâ- zedeye  eşkimedüphûn i şafak,
Rengine şam o gamın ben de boyandım bu gecesöyleyişinde şafak akşam kızıllığıdır. İstiklâl Marşı’nın her kıtası üzerinde durmak sözüğ fazla uzatmak olu. Bir şiirin zevkine varmak için sesinin bilinmesi ne nkadaarhüzüznlüdür. Meselâ:İstiklâl Marşının şu dördüncü mısrası:
“O benimdir, o benim, milletimindir ancak!” nasıl okunacak?
Billhassa, “benim memleketimindir”sözü nasıl sözlenecek? “O benim memleketimindir” mi? Birçokları bunu ikinci sesle söylüyor ki doğrusu birinci sesle söyleniştir. Neden? Bunu o tarzda birkaç defa söyleyince, sebebi de mânâsı da çok rahat anlaşılır.
Burada ehemmiyetle belirtmek ve tekrarlamak yerinde olur ki İstiklâl Marşı gerek söz gerek şiir kalitesi bakımından yer yüzündeki millî marşların hiçbirisi ile ölçülemeyecek kadar   zenginmânâlıkaliteli bir şiirdir.
Bu Marş’ı Türk milleti gibi hükümran olmak için yaratılmış bir milletin, bir gün bir İstiklâl Marşı yapmasındaki büyük tezatıçok iyi kavramış bir şair söylemiştir.
“Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki, feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!...” gibi mısraları şiir ve mısra haline konulmuş, dokuz asırlık, bütün bir Türk tarihi ve bütün bir Türk toprağıdır.
Bu kadar mukaddes bir vatanı, bu kadar kuvvetli iki mısra içine sığdıran bir şairi, milleti ne kadar övse sevse yedidir ve layıktır. Aynı Marş’ın:
“Ben ezelden beridir, hür yaşadım, hür yaşarım!
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım…” Mısraları bir tedrici güzelliği ile de olsa Ergenekon Türkleri’ni hatırlatır. Tarihte daha dağları yırtmış bir millet olmanın hatırasını ve gururunu tazeler. Yine aynı şairin:
“Ulusun, korkma!.. Nasıl bir imanı boğar?
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” mısraları da çoğu zaman hem yanlış anlaşılıyor hem deyanlış okunuyor. Bir kere buradaki “ulusun!” kelimesi “yücesin, büyüksün”mânâsında değildir. Bu söz:“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, ulusun dursun”. Dursun merak etme!.. O, tek dişi kalmış canavar, böyle bir imanı boğamaz demektedir. Âkif’in burada, medeniyete hücum ettiğini ileri sürerek, onu bir medeniyet düşmanı göstermeye kalkanlara gelince, bunlar eğer çok cahil olup gaflet içinde olanlar değilse, yaptıklarını bile bile yapıyorlar. Bu millete ve onun Millî Marşı’na düşman olanlardır…
Bunlar o yıllarda İngiliz, Fransız, İtalyan, hele Yunan işgali altındaki Türk illerinin yaşadığı ıstırabı bir an bile duymamış olanlardır. Çanakkale’de diz getiremedikleri Türk kudretini, Mütefiklerimizin mağlup olmaları ile yendiklerini sanan, işgal kuvvetlerinin medeniyetleri kadar, Anadolu’da yapmadık zulüm bırakmayan, “Yunan Medeniyeti!” için de Mehmet Âkif hakikatte çok nazik bir lisan kullanmıştır. İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasında “şafak”: Akşam kızıllığı mânâsında ise de bu kelime aynı Marş’ın son kıtasındaki bu kelime  penbelik ve gittikçe ağaran şafak mânâsınadır. Böylelikle şair İstiklâl Harbi’nin başlangıcında al rengin grubu itibari ile muzdarip gönüllere cesaret verir.
İkinci kullanıışta ise onunbir sabah şafağı gibi parlayışındaki neşeyi, bir müjde gibi söyler. Şu demektir ki bu şiir,bir büyük âbidenin kat kat yükselmesi, büyüyüp kıta kıta kuvvetlenmesi ve en kuvvetli kıta ile sona ermesi şeklinde yüksek bir kompozisyondur.
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl,
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl,
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl!
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır,Hak’ka tapan, milletimin istiklâl!..” sözleri onun istiklâl bir ümitken bile buna ne çok inandığını gösterir.Şairin burada “ırkıma” sözü de ayrıca mânâlıdır. Başlangıçta İslâmî, bir ümmet şairi vazifesini yüklenen Mehmet Âkif, giderek İslâmî Türk Milliyetçiliği diyebileceğimiz inancın ve imanın büyük şairi olmuştur.
Şiir olarak   şaheser, ezelden beri hür yaşamış, ebede kadar hür yaşama hakkına en layık gördüğüm asîl milletimin, duygu, düşüncesi ve temennilerini en iyi dile getiren, İstiklâl Marşı’mızın önümüzdeki aylarda  kabûlünün yıl dönümünü şimdiden kutluyor; ve:Âkif’indeyişi ile  “Allah bu Millete, bir daha İsatiklâl Marşı yazdırmasın!..” diyorum.


24 Mart 2017 Cuma

HAYIR! (DİYORUM!) Abdullah Çağrı ELGÜN

HAYIR!  (DİYORUM!)
Abdullah Çağrı ELGÜN

Adalet, eşitlik, üniter devlet ve parlamenter sisteme dayalı, lâyık Türkiye Cumhuriyetinin, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasa ile değiştirilmesine HAYIR! Diyorum.
Özerklik, Federasyon, Çözüm Süreci ve Açılım Projeleri ile Kürdistan’a kapı açan, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
“Ver başkanlığı, al federasyonu!” diyen Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
2005 yılında AKP ile anlaşarak İmralı Canisi’nin hazırladığı, Anayasayı onaylayan: Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan Anayasasına ve Partili Başkanlık Sistemine Hayır!
Ege Adalarını işgal ettiren, Akdeniz’in ekonomik sahasını kaybettiren, Kıbrıs Türk Hükümetini çaresizleştiren, düşünüşün Partili Başkanlığa HAYIR!
Olso, İmralı, Kandil, Dolmabahçe Sarayı’nda teröristlerle pazarlık ve anlaşma yapan, BOP Projesi Eş Başkanı olan, Partili Cumhurbaşkanına ve Başkana sınırsız yetkiler tanıyan Sisteme ve Anayasaya HAYIR!
Türklüğü reddeden, TC’yi resmi yazılardan sildiren, milliyetçiliği ayaklar altına alan, nesebini inkar eden, dün dediğini bugün yalanlayan, bir inkarcının sınırsız yetkilerle donatılmasına ve Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Hukuku ayaklar altına alan, Türk Silahlı Kuvvetlerine Kumpas kuran, adaletten kaçan, rüşvetçilere ve hırsızlara kol kanat geren, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
İŞİD’e: “Öfkeli gençler!”; Çiftçiye: “Ananı da al da git!”; Feto’ya: “Ne istediler de vermedik”; Şehitlere: “Kelle!”; Komisyonun fazlalığına kızan mütaite: “Onlar gelip kucağımıza oturacaklar.” Operasyon isteyen Vali ve Komutanlara: “Görmemezlikten gelin!...”;  Öcalan’a:  “Sayın” …  “Cumhuriyetin sonu geldi’!” diyen, Teröristlere: “İş, ev, ve sağlık hizmeti” sağlayan;
Villalara balya balya dolar yığan, kamu arazilerini zimmetine geçiren, evdeki parayı sıfırlayan arsız ve utanmaz zihniyete, sınırsız yetkiler sağlayan Partili Başkanlığa ve Anayasaya HAYIR!
Sürekli aldatılıp, kandırılan ve sahte gözyaşları döken, Türk’e, Atatürk’e, Cumhuriyete ve geleceğimize düşman bir yönetimin zihniyetine, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Okullardaki müfredatlardan Atatürk ve Andımız’ı kaldıran, Mecliste İstiklâl Marşı okunurken ayağa kalkmayan, ay yıldızlı bayrağımızı 59 kez göklerden indirilmesini seyrettiren zihniyete, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Türkiye’yi birbirine düşüren, ülkeyi, otuz altı (36)  etnik gruba ayıran, vatanı bölen, millet evlatlarını birbirlerine hasım etme düşüncesinde olan zihniyete, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
KISACA: Partili Başkanlık Sitemi ve Anayasada:
Meclisin yetkilerini tam olarak Başkana aktaran.
Anayasa Üyelerini tek başına seçen,
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Üyelerinin, kimini doğrudan kimini de dolaylı olarak belirleyen,
Başkan’ın, Seçimle Vekil edip, Meclise getirdiği Partili Millet Vekillerinin 360’şının(Salt Çoğunluk) imza ve onayı olmadan yargılanması imkânsız hale getiren,
Tek başına Meclis gibi Kanun çıkaran, 
Meclisin çıkardığı kanunları, dönüşü olmamak üzere veto eden, 
Tek başına Olağanüstü hal ilan edebilen ve kaldıran,  
Bütün ili, ilçe ve bölgeleri, birleştiren veya kaldırabilen, 
Meclisi tek başına kapatıp, feshedip dağıtabilen,

Tek başına, Genel Kurmay ve Millî Güvenlik Kuruluna Başkan atayan,
Meclisin onaylamadığı halde bütçesini kullanabilen,
Millet Vekillerinin Başkanla görüşebilmesine izin vermeyen,
Yasama, Yürütme ve Yargıyı tek elden yönetecek olan,  
Millet Meclisini etkisiz ve yetkisiz hale getiren bu uygulamaya, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR! Diyorum.

KAYNAKLAR:
1)      https://www.youtube.com/watch?v=zQI8QMjE-S0
2)      https://www.youtube.com/watch?v=K-Yn8Nq1H1M
3)      https://www.youtube.com/watch?v=kbDTYOaSvbc
4)      https://www.youtube.com/watch?v=bLi8thQC7EQ
5)      http://www.aksam.com.tr/siyaset/anayasa-taslaginda-neler-var/haber-566898

6)https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1CHZL_trTR709TR709&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#safe=strict&q=AKP'nin+Anayasa+metninin+tamam%C4%B1&*