19 Nisan 2017 Çarşamba

İSTİKLÂL MARŞI’NIN MÂNÂSI, Abdullah Çağrı ELGÜN

İSTİKLÂL MARŞI’NIN MÂNÂSI
 Abdullah Çağrı ELGÜN

Mehmet Âkif gibi demir iradeli, sağlam karakterli, geniş kültürlü büyük bir iman adamı yetiştirmiş olmamızı çekemeyenler çoktur. Âkif, eğer “Bülbül” şiirini, “Çanakkale Şehitleri”ni ve  “İstiklâl Marşı”nı söylememiş olsaydı, bugün muazzırları ona hücumu belki de lüzumsuz görürlerdi.
Büyük bir milletin,  dinî ve imanı, ebediyyen ayakta tutacak kudreddeki böyle şiirlerdir ki Âkif’in üzerine şimşekleri çeken dili, sanatı ve iman âbideleri olmuştur.
Millî ve dinî terbiyesini müsbet ilimle bütünlenmiş; iki Doğu bir de Batı dilini ana dili gibi öğrenmiş ve sağlam vasıtalarla, geniş bir kültür tefekkür seviyesine ulaşmış, bu yılmaz ve yorulmaz şaire atılan,iftiraların asıl hedefi budur.
Âkif’e doğru bir birlerini iterek koşan kin ve garez dağları, onun, sanat ve iman dünyamıza dikilmiş manevî heykellerin, dizlerine bile çıkmış değillerdir. İğrenç pisliklerin, kendine saldıran dalgaları, bulanık ve köpürtmüş de olsalar bile  arındırır ve yine temiz kalırlar…
Milletleri millet yapan milletin büyük adamlarını, o milletin genç nesillerinin gözlerinden düşürmek, maddî ve manevî en eski ihtilallerin en eski taktiğidir. Bu taktik hemen hemen her memlekette en geç mağlup olur; fakat yine de düştükleri yerde yangın çıkarmasını bilir.
İstiklâl Marşı’nın her fırsatta, her millî heyecan ânında, coşkunlukla söylenen ölümsüzlüğü, Âkifdüşmanlarını mağlup eden hadiselerdir. Onun üzerine en çok şimşek çeken şiiri,  bu “İstiklâl Marşı” şiiridir. Millî vicdanlara yerleşmiş bu manzumeyi ne yapıp yapıp değiştirmek isteyişlerinin de asıl sebebi budur. İstiklâl Marşı güzeldir, orijinaldir. Milleti millet yapan tümdeğerleri içinde barındırmaktadır.Bu Marş, Türk ve Müslüman milletin millî vicdanına çok yakışmıştır. Bu güzellik önce onun sağlam ve yüksek mânâsındadır. Bu mânânın her bakımdan çok incelmiş, çok yükselmiş, güzel ve âhenkli, gür sesli bir Türkçe ile milletin haykırışıolmasındadır.
İstiklâl Marşı konusunda bilenler ve hatırlayanlar olacaktır ki 1950li yıllarda İstiklâl Marşına bir hücum kampanyası atılmıştı. Bu Marş’ın bilhassa ilk iki mısrâsı, mânâsızlık ve mantıksızlıkla suçlanıyordu…
Bir Millî Marş’ın başında nasıl olur da Türk Milletine: “Korkma!” denebilirdi? Bu millet esasen korku bilmez millet idi.  Hele hele: “Şafaklarda yüzmek” şafaklar gibi gittikçe ağarması, aydınlanması mukadder bir doğuş zamanını, sönme kabusu ile birleştirmek, ne büyük bir mantıksızlıktı?..
Hücumlar, gün geçtikçe tam bir saygısızlık ölçüsü alıyordu. Bu Marş’ı çok seven, onu anlayan, yıllar yılı onunla heyecanlanmış, hatta onunla İstiklâl kazanmış bir milletin çocuklarına bu “Marş” kötüleniyordu…
28 Ocak 1950’de Hürriyet Gazetesinde bir yazı çıktı. Adı “İstiklâl Marşı”nınMânâsı” idi. Bu yazı “Hayır!” diyordu. “Yanılıyorsunuz. Bu Marş sizin sandığınız gibi mânâda  vemânâsızlıkta değildir. Aksine, Türkçenin bütün inceliklerini bilen bir şair tarafından, tam bir lisan sağlamlığı içinde söylenmiştir.”Aynı zamanda, bu karşı iddia, isabet diyor. Bunun içinde kelimelerin bilinmesi için zarurî mânâları veriliyordu…

Bu yazı, İstiklâl Marşı’mıza olumsuz yönde yapılan tehdit ve kampanyaları bir müddet susturdu. Aradan geçen on altı yıl(16) zaman geçti.. Zaman, yine yıkıcı emellerin kafasını karıştırdı ve onun kafasına işledi. Bu zaman içinde en şiddetli yıkılan âbide, Türkçe oldu. Yıkıcı ve uydurmaca dil akımı Türkçe, anlaşılmaz ve kavramlar bolluğu içinde anlamsızlaştırmağa, bir kelime için, nerede ise beş altı, hatta yedi sekiz, on karşılık ve aynı anlam ile ifade edilir oldu. Türkçenin yalnız kelimesi değil, Türkçenin cümlesi de allak bullak oldu. Türkçenin bütün mantığı, tartaklandı, didik didik edildi. 
Bu arada İstiklâl Marşı da bir başka dille söylenmiş gibi, günün tartaklanan didik didik edilen “Uyduruk Türkçe” günün Türkçesine uydurulmaya çalışıldı. Bugün bu âbideMarş’ı en mühim mısraların mânâsını tekrar aydınlatmak; ve daha izahlı anlatmak, mühim vazife vazgeçilemez bir görev oldu. Bu sözler şimdi o mühim ve vazgeçilmez vazifeyi yerine getiriyor.
Her dilin, bir takım söz ve söyleyiş incelikleri vardır.Dilin dehasında ve asırlarca işlenmesinden doğan ifade sırları vardır. Dillerde anahtar kelimeler vardır ki mânâsı nice izana kapalı cümlelerin ve mısraların hazinesini açar. Bunun için o dildeki umumîuslûbu, dilin yapısını, cümle ve mısra mimarisisini, kelimelerin tarihini, kısaca o dili, iyi bilmek gerekir. Böyle bir bilgi, bilhassa o dili öğrenme yaşında ve durumunda olanlara hususi bir yöntem ve usulü dairesince öğretilir. Bunun ilk şartı, metodu bilmek ve onun işleyiş yapısına büyük kıymet vererek, bozmadan yozlaştırmadan, bilerek yetiştirmektir.
Diller, asırlarca en çok, ses bakımımdan güzelleşip tekamül ettikleri içinde okumanın, diğer büyük bir şartı da kelimelerden yükselen sesi duymaktır. Türkçe bu görüş ve anlayışla okunduğu taktirde, İstiklal Marşının kapalı, hatta manasız sanılan nice mısraları, güneş ışığında pırıl pırıl parıldayacaktır. Bir mektepte okumadıkları halde, Türk saz şairlerinden mâni, koşma, destan ve türkülerden yükselen sesi duymaya alışık oldukları için, okumamış Türk halkının böyle sözlerdeki, mânâyı sezmeleri, çok defa okumuşlardan daha sağlam bir irfan temeline dayanır.
İstiklal Marşı 1921 yılında yazılmıştır. Bu tarihte Anadolu’nun nice şehirleri düşman işgalindeydi. Muazzam bir imparatorluğu, dört yılda kaybeden Türk Milletinin İstiklâli tehlikedeydi. Yunanlılar, Batı Anadolu’da ancak Yunan Ordusuna mahsus, vahşi bir hareketle ilerliyorlardı. Türk orduları henüz derlenip toparlanmış değillerdi.
“Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.”
İnancıyla doluydu. Türk askerinde bu millî ve dinî inancı, imanı o, daha Çanakkale Şehitleri için söylediği âbide şiirin duyguları ile dolup taştığı zamanlarda görmüştü.
İstiklâl Harbi başlayınca, belki de en Müslümanımız oydu. O bu kadar dolu ve azimli, kararlı ve hınçlı olarak Âkif, Halife’nin emrini Şeyhülislam’ım fetvasını dinlemeyerek Anadolu’ya koştu…İstanbul’dan Ankara’ya kadar hemen hemen yere yürüyerek gitti. Giderken de inandığı ve güvendiği milletini daha yakından gördü.Her yerde onu coşturacak sözler söyledi. Minarelerde ezan okudu, Camilerde hutbeler okudu, vaazlar verdi. Aynı günlerde vatan topraklarını adım adım dolaşmaktan doğan bir cesaretle bu topraklara:
“Ey benim, her taşı mâbed-i iman yurdum!
Seni er geç bana verecek Mabudum!...” diye seslenerek, yollarda gözyaşı dökmekten geri durmadı.

Sonra Bursa işgal edilip düşünce, “Bülbül” şiirini yazdı. O zaman  ruhanî bir fetih ve kuruluş şehrinin Camiler, ve Türbeler diyarının, düşmanın eline geçmesi yürekleri parçalıyor ve gönülleri perişan ediyordu. Üstelik bir Yunan Subayı Bursa’da Sultan Osman’ın Türbesi içerisinde Kabirine çizmeleri ile basarak: “Ey Osman kalk da evladını kurtar!..” gibi sözlerle aşağılamış, Osmanlı devletinin kurucusuna hakaretler yağdırmıştı. Böyle bir ıstıraptan doğan “Bülbül”şiirinde, yalnız ıstırap ve sıkıntı değil, büyük ve eşsiz Türkçenin sızlanışları ağlayışları ve göz yaşlarındaki incilerde büyük bir matem vardı. “Bülbül”şiirde Türk dilinin canlılığı hareketliliği ve aynı zamanda işlekliği sanki canlanmış da Türkçe ağlıyor gibi Türkçenin ıstıraptan inleyen sesi duyuluyordu:
“Eşin var aşiyanın var, baharın var ki beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi ey, bülbül nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavî saltanat kurdun,
Cihanın hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!..
Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hanümanın şen, için şen, kaninatın şen.
Neden, öyleyse matemlerle eyyamın perişandır?..
Niçin, bir kadrecik gönlünde, bir ummmanhuruşandır?..”
Gibi mısralardan yükselen hüzünlü sesleri fark ederler; ve hemen duyarlar ki bu mısralarda bülbülün figanıyla kelimeler ağlıyor, mısralar coşuyor ve şiir fırtınalara ve kasırgalara tutulmuşçasına feryat ve figan içindedir.  Bu söyleyiş, “Büllbül” şiirini meydana getiren mısralarındaki:“-ın, -in,-un, -ün,” seslerinin ahengindendir.
Türkçenin sırlarından olan, böyle aliterasyonların bir birleri ardı sıra gelip sıralanması, ancak dilin dehasını kelimelerin güç ve kuvvetini kavramış, büyük şairlerinin eserlerinde tezahür edebilecek bir mashariyettir.
İşte Türkçeyi bir şehrimizin kalbi için böylesine inleten bir büyük şair, bir gün bu milletin ve bu vatanın istiklâli için, şiir söylerken, bu şiir de elbet o ulvi heyecanı yakışacaktı. Nitekim öyle de oldu: O günlerin ıstırabı sonsuzdu. Millet kan ağlıyordu. Bakışlar nerede bir al görse şiddetle ürperiyor, her alı albayrak sanıp,ay yıldızlı bayrağının geleceğinden endişe duyuyordu. Acaba bütün Balkanlar’da,Kafkaslar’da ve dünkü yurdun daha nice ülkelerinde ve adalarında olduğu gibi bu bayrakda ana vatanımızda da sönecek miydi?
Bu milletin bütün insanlarının

gönülleri  gamlı, en büyük  elem, keder ve azap içinde iken, yutta yine akşamlar oluyordu. Bu grup ufkundan bakan gözler, önce hiç sönmemiş sanılan, grup vaktinden kalan deprem, kasırga ve tufanların sardığı ülkemizde, ister istemez bütün gönüller aynı endişe ve sızıyla dolup sarsılıyordu…
Acep al bayrağın sonu da böyle, sönmek mi olacaktı?
İşte Mehmet Âkif’in“İstiklâl Marşı”’nda yükselen erkek sesi, yiğit ve mert sesi, vatan semalarında bir gök gürültüsü gibi gürledi ve kubbelerde yükseldi:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”
“Şafak” kelimesini, Türkçede grup mânâsında yani “akşam kızıllığı” mânâsına hiç kullanılmadığı, ifadesi yanlıştır. Şair Bâkî’nin, bir Ramazan ayının ilk görünüşü için söylediği kasidenin:
“Derh şah-ı spend vurdu felek micmerine,
Mah-ımehsanma  şafakta görünen zar-ı nizar”
Beyitinde yahut Şeyh Galip’in :
“Çeşm i sevdâ- zedeye  eşkimedüphûn i şafak,
Rengine şam o gamın ben de boyandım bu gecesöyleyişinde şafak akşam kızıllığıdır. İstiklâl Marşı’nın her kıtası üzerinde durmak sözüğ fazla uzatmak olu. Bir şiirin zevkine varmak için sesinin bilinmesi ne nkadaarhüzüznlüdür. Meselâ:İstiklâl Marşının şu dördüncü mısrası:
“O benimdir, o benim, milletimindir ancak!” nasıl okunacak?
Billhassa, “benim memleketimindir”sözü nasıl sözlenecek? “O benim memleketimindir” mi? Birçokları bunu ikinci sesle söylüyor ki doğrusu birinci sesle söyleniştir. Neden? Bunu o tarzda birkaç defa söyleyince, sebebi de mânâsı da çok rahat anlaşılır.
Burada ehemmiyetle belirtmek ve tekrarlamak yerinde olur ki İstiklâl Marşı gerek söz gerek şiir kalitesi bakımından yer yüzündeki millî marşların hiçbirisi ile ölçülemeyecek kadar   zenginmânâlıkaliteli bir şiirdir.
Bu Marş’ı Türk milleti gibi hükümran olmak için yaratılmış bir milletin, bir gün bir İstiklâl Marşı yapmasındaki büyük tezatıçok iyi kavramış bir şair söylemiştir.
“Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki, feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!...” gibi mısraları şiir ve mısra haline konulmuş, dokuz asırlık, bütün bir Türk tarihi ve bütün bir Türk toprağıdır.
Bu kadar mukaddes bir vatanı, bu kadar kuvvetli iki mısra içine sığdıran bir şairi, milleti ne kadar övse sevse yedidir ve layıktır. Aynı Marş’ın:
“Ben ezelden beridir, hür yaşadım, hür yaşarım!
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım…” Mısraları bir tedrici güzelliği ile de olsa Ergenekon Türkleri’ni hatırlatır. Tarihte daha dağları yırtmış bir millet olmanın hatırasını ve gururunu tazeler. Yine aynı şairin:
“Ulusun, korkma!.. Nasıl bir imanı boğar?
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” mısraları da çoğu zaman hem yanlış anlaşılıyor hem deyanlış okunuyor. Bir kere buradaki “ulusun!” kelimesi “yücesin, büyüksün”mânâsında değildir. Bu söz:“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, ulusun dursun”. Dursun merak etme!.. O, tek dişi kalmış canavar, böyle bir imanı boğamaz demektedir. Âkif’in burada, medeniyete hücum ettiğini ileri sürerek, onu bir medeniyet düşmanı göstermeye kalkanlara gelince, bunlar eğer çok cahil olup gaflet içinde olanlar değilse, yaptıklarını bile bile yapıyorlar. Bu millete ve onun Millî Marşı’na düşman olanlardır…
Bunlar o yıllarda İngiliz, Fransız, İtalyan, hele Yunan işgali altındaki Türk illerinin yaşadığı ıstırabı bir an bile duymamış olanlardır. Çanakkale’de diz getiremedikleri Türk kudretini, Mütefiklerimizin mağlup olmaları ile yendiklerini sanan, işgal kuvvetlerinin medeniyetleri kadar, Anadolu’da yapmadık zulüm bırakmayan, “Yunan Medeniyeti!” için de Mehmet Âkif hakikatte çok nazik bir lisan kullanmıştır. İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasında “şafak”: Akşam kızıllığı mânâsında ise de bu kelime aynı Marş’ın son kıtasındaki bu kelime  penbelik ve gittikçe ağaran şafak mânâsınadır. Böylelikle şair İstiklâl Harbi’nin başlangıcında al rengin grubu itibari ile muzdarip gönüllere cesaret verir.
İkinci kullanıışta ise onunbir sabah şafağı gibi parlayışındaki neşeyi, bir müjde gibi söyler. Şu demektir ki bu şiir,bir büyük âbidenin kat kat yükselmesi, büyüyüp kıta kıta kuvvetlenmesi ve en kuvvetli kıta ile sona ermesi şeklinde yüksek bir kompozisyondur.
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl,
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl,
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl!
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır,Hak’ka tapan, milletimin istiklâl!..” sözleri onun istiklâl bir ümitken bile buna ne çok inandığını gösterir.Şairin burada “ırkıma” sözü de ayrıca mânâlıdır. Başlangıçta İslâmî, bir ümmet şairi vazifesini yüklenen Mehmet Âkif, giderek İslâmî Türk Milliyetçiliği diyebileceğimiz inancın ve imanın büyük şairi olmuştur.
Şiir olarak   şaheser, ezelden beri hür yaşamış, ebede kadar hür yaşama hakkına en layık gördüğüm asîl milletimin, duygu, düşüncesi ve temennilerini en iyi dile getiren, İstiklâl Marşı’mızın önümüzdeki aylarda  kabûlünün yıl dönümünü şimdiden kutluyor; ve:Âkif’indeyişi ile  “Allah bu Millete, bir daha İsatiklâl Marşı yazdırmasın!..” diyorum.


24 Mart 2017 Cuma

HAYIR! (DİYORUM!) Abdullah Çağrı ELGÜN

HAYIR!  (DİYORUM!)
Abdullah Çağrı ELGÜN

Adalet, eşitlik, üniter devlet ve parlamenter sisteme dayalı, lâyık Türkiye Cumhuriyetinin, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasa ile değiştirilmesine HAYIR! Diyorum.
Özerklik, Federasyon, Çözüm Süreci ve Açılım Projeleri ile Kürdistan’a kapı açan, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
“Ver başkanlığı, al federasyonu!” diyen Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
2005 yılında AKP ile anlaşarak İmralı Canisi’nin hazırladığı, Anayasayı onaylayan: Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan Anayasasına ve Partili Başkanlık Sistemine Hayır!
Ege Adalarını işgal ettiren, Akdeniz’in ekonomik sahasını kaybettiren, Kıbrıs Türk Hükümetini çaresizleştiren, düşünüşün Partili Başkanlığa HAYIR!
Olso, İmralı, Kandil, Dolmabahçe Sarayı’nda teröristlerle pazarlık ve anlaşma yapan, BOP Projesi Eş Başkanı olan, Partili Cumhurbaşkanına ve Başkana sınırsız yetkiler tanıyan Sisteme ve Anayasaya HAYIR!
Türklüğü reddeden, TC’yi resmi yazılardan sildiren, milliyetçiliği ayaklar altına alan, nesebini inkar eden, dün dediğini bugün yalanlayan, bir inkarcının sınırsız yetkilerle donatılmasına ve Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Hukuku ayaklar altına alan, Türk Silahlı Kuvvetlerine Kumpas kuran, adaletten kaçan, rüşvetçilere ve hırsızlara kol kanat geren, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
İŞİD’e: “Öfkeli gençler!”; Çiftçiye: “Ananı da al da git!”; Feto’ya: “Ne istediler de vermedik”; Şehitlere: “Kelle!”; Komisyonun fazlalığına kızan mütaite: “Onlar gelip kucağımıza oturacaklar.” Operasyon isteyen Vali ve Komutanlara: “Görmemezlikten gelin!...”;  Öcalan’a:  “Sayın” …  “Cumhuriyetin sonu geldi’!” diyen, Teröristlere: “İş, ev, ve sağlık hizmeti” sağlayan;
Villalara balya balya dolar yığan, kamu arazilerini zimmetine geçiren, evdeki parayı sıfırlayan arsız ve utanmaz zihniyete, sınırsız yetkiler sağlayan Partili Başkanlığa ve Anayasaya HAYIR!
Sürekli aldatılıp, kandırılan ve sahte gözyaşları döken, Türk’e, Atatürk’e, Cumhuriyete ve geleceğimize düşman bir yönetimin zihniyetine, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Okullardaki müfredatlardan Atatürk ve Andımız’ı kaldıran, Mecliste İstiklâl Marşı okunurken ayağa kalkmayan, ay yıldızlı bayrağımızı 59 kez göklerden indirilmesini seyrettiren zihniyete, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Türkiye’yi birbirine düşüren, ülkeyi, otuz altı (36)  etnik gruba ayıran, vatanı bölen, millet evlatlarını birbirlerine hasım etme düşüncesinde olan zihniyete, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
KISACA: Partili Başkanlık Sitemi ve Anayasada:
Meclisin yetkilerini tam olarak Başkana aktaran.
Anayasa Üyelerini tek başına seçen,
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Üyelerinin, kimini doğrudan kimini de dolaylı olarak belirleyen,
Başkan’ın, Seçimle Vekil edip, Meclise getirdiği Partili Millet Vekillerinin 360’şının(Salt Çoğunluk) imza ve onayı olmadan yargılanması imkânsız hale getiren,
Tek başına Meclis gibi Kanun çıkaran, 
Meclisin çıkardığı kanunları, dönüşü olmamak üzere veto eden, 
Tek başına Olağanüstü hal ilan edebilen ve kaldıran,  
Bütün ili, ilçe ve bölgeleri, birleştiren veya kaldırabilen, 
Meclisi tek başına kapatıp, feshedip dağıtabilen,

Tek başına, Genel Kurmay ve Millî Güvenlik Kuruluna Başkan atayan,
Meclisin onaylamadığı halde bütçesini kullanabilen,
Millet Vekillerinin Başkanla görüşebilmesine izin vermeyen,
Yasama, Yürütme ve Yargıyı tek elden yönetecek olan,  
Millet Meclisini etkisiz ve yetkisiz hale getiren bu uygulamaya, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR! Diyorum.

KAYNAKLAR:
1)      https://www.youtube.com/watch?v=zQI8QMjE-S0
2)      https://www.youtube.com/watch?v=K-Yn8Nq1H1M
3)      https://www.youtube.com/watch?v=kbDTYOaSvbc
4)      https://www.youtube.com/watch?v=bLi8thQC7EQ
5)      http://www.aksam.com.tr/siyaset/anayasa-taslaginda-neler-var/haber-566898

6)https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1CHZL_trTR709TR709&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#safe=strict&q=AKP'nin+Anayasa+metninin+tamam%C4%B1&*

5 Mart 2017 Pazar

BAŞKANLIK TUZAĞININ GERİSİNDEKİLER, Abdullah Çağrı ELGÜN

BAŞKANLIK TUZAĞININ GERİSİNDEKİLER

Abdullah Çağrı ELGÜN
YAPTIKLARIM YAPACAKLARIMIN DELİLİDİR.
Referandum bir ihtiyaçtan mı yoksa, yanlış olarak yapılan uygulamalar sebebiyle sorumluluklardan kurtulmak için mi ortaya çıktı? Bunu doğru tespit edebilmek için iktidarın on dört yıl içinde, ülkeye nereden nereye getirdiğine, bakalım. Vatandaşlarımızın huzur ve mutluluğuna, ülkedeki terör ve sükûnetin durumuna, şehit olmuş veya pisi pisine teröre kurban gitmiş şehirler ve masum vatandaşımızın sayısına, şehir ve köylerdeki halka bir bakalım…  
Askeri teşkilatımıza, Polis Teşkilatlarımıza, Sağlık Eğitim Enstitülerine, kapatılan Üniversitelerimize, buradaki envanterlerin nasıl ve nerede olduğuna, ülkedeki şehir ve köylerin içinin boş veya doluluğuna, insana nasıl değer verildiğine ve insanları köle tüccarları TAŞERONLUK, SÖZLEŞME sistemine mahkûm ederek hastalıklı, güvensiz bir toplum oluşturmak isteyip istemediklerine bakalım ve görelim… Getirilen sistemlerle Anadolu insanlarının çocuklarının sözleşmeli, taşeron kurum ve şirketlerin elinde asgari ücretli; dağlarda şehit, yandaşların çocuklarının on dört, on sekiz yaşında büyük şirketler sahibi iş adamı, tüccar; ve bakan olduklarını görmekteyiz… Azerbaycan Devlet Başkanının hanımı Başkan Yardımcısı olabilmiş ise REFERANDUM sonrasında da neler olacağını görmek için kahin olmaya gerek var mı?  İktidarın devlete bir hamle yaptırıp yaptırmadığına bakalım. Eğer bir hamle yaptırmış ise bu hamleleri yaparken devletin olmazsa olmaz dediğimiz kurumlarının, kimlere, niçin ÖZELLEŞTİRME adı ile yok fiyatına satıldığı ve bugün elimizde bizim diyeceğimiz ne kalmış olduklarına bakmak yeterli olacaktır. Geçmiş, geleceğimizi aydınlatan kılavuz fenerleridir. Geçmişe bakarak nasıl aldatılmış olduğumuzu, iktidar sahiplerinin de sık sık “Kandırıldık, Aldatıldık” sözleri geleceğimizin nasıl bir ipotek altında yeniden yeniden: “Kandırıldık, Aldatıldık” sözleri ile kandırılmak istendiğimizin birer belgesi ve delilidir. 

NİÇİN “EVET!” DİYECEKSİNİZ?
Vatandaşı hiçe sayarak: “Ananı da al da git!..” dedikleri için mi evet diyeceksiniz? Komisyon aldıkları kişilerden için:  “Onlar bizim kucağımıza gelip oturacaklar” dedikleri için mi evet diyeceksiniz?
Bu necip milletin “anasına avradına sövdürdükleri” için mi evet diyeceksiniz? Rüşvete, hırsızlığa, pirim verip paraları sıfırlayarak millet hakkını gasp ettikleri” için mi evet diyeceksiniz?
Vatanın yüzde 20‘lik toprağını İsrail’e, yüzde 25’luk toprağını Hollandalılara sattıkları için mi evet diyeceksiniz?
“Kürdistan özerktir, bayrağı da tanınır.” diyerek, tanınmamış bir topluluğa devlet muamelesi yaparak Kürdistan bayrağını göndere çektirdikleri için mi evet diyeceksiniz?
Vatanın en büyük gelir getiren Kurum ve Kuruluşlarını bina, arsa ve sahilleri ile birlikte özel teşebbüse sattıkları için mi evet diyeceksiniz?
Kışlanın içine girerek Türk Bayrağını indirmesine izin veren vatan hainlerine üç yıl boyunca seyirci kaldıkları için mi evet diyeceksiniz?
Teröristleri Habur Çadır Mahkemeleri kurarak serbest bıraktıkları için mi evet diyeceksiniz?
Okullarda ANDIMIZI kaldırdıkları için mi evet diyeceksiniz?
Kuvvetler ayrılığını unutup gücü milletten ve meclisin elinden almak istedikleri için mi evet diyeceksiniz?
Egemenlik kayıtsız, şartsız milletin elinden almak istedikleri için mi evet diyeceksiniz?
Kendi ismimiz nesebimiz, Türklüğü, ırkçılık olarak gösterip kitaplardan ve resmi yazılardan kaldırmak teşebbüsünde bulundukları için mi evet diyeceksiniz?,
İstiklâl Marşı’mız söylenirken ayağa kalkmadıkları için mi evet diyeceksiniz?
Milliyetçiliği ayaklar altına alarak milletle dalga geçtikleri için mi evet diyeceksiniz?
Millî Bayramlarımızın kutlanmasını ortadan kaldırdıkları için mi evet diyeceksiniz?
Atatürk’e aleni düşmanlık beslediklerinin bir belgesi olarak, otuz yakın “Atatürk Stadyumunun” adını,  uyduruk  ve yabancı isimlerle (Timsah Arena, Torku Arena, Es-Es Arena,Vodofone Arena) değiştirdikleri için mi evet diyeceksiniz?
BOP’un eş başkanlığını yürüttükleri için mi evet diyeceksiniz?
Kobani’yi terörist canilere teslim ettikleri için mi evet diyeceksiniz?
Çukurca, Silvan, Şırnak, Silopi’de çukurlara bomba döşettirenleri, üç yıl boyunca seyrederek masum vatandaşlarımızın baskı ve tehdit ile yalnızlaşarak, korkutulmaları ve teröristlerin her dediğini yapar hale getirilmeleri ile canından bezen yöre halkının, tasını tezgahını bırakarak, şehir ve köylerinden kaçmalarını izledikleri için mi evet diyeceksiniz?
Musul,  Kerkük,  Telefer,  Bayır,  Bucak Türkmenlerinden yüzlerce masum kardeşlerimizin katledilmesine yol verenlere ses çıkarmadıkları için mi evet diyeceksiniz?
Referanduma sokulan Anayasanın on üç maddesi tuzaklarla dolu olduğu için mi evet diyeceksiniz?
Yargıyı ortadan kaldırarak, parti devleti kurmak, rejim değişikliği ile millet iradesini ve meclis yetkisini yok sayan tek adamlık sistemini önümüze sürüp, dayattığı için mi evet diyeceksiniz?
Ülkemizi federasyonlara  taşıyan bir geçiş tuzağı olduğu için mi evet diyeceksiniz?
CNN’de konuşan akıllı kimseler Türkiye üzerinde yapacakları değişiklikleri çok güzel anlatmışlardı: Medyada dolaşan “Sadece Gerçekler” videosu bunu çok güzel açıklamaktadır.
Bülent ARINÇ:  “Saygı duruşu İstiklâl Marşı olmayabilir. Tam bir sessiz bir devrimdir. Bunu hiç de abartılı söylemiyorum. Biz ne yaptık değerli dostlar, Biz aslında Türkiye Cumhuriyeti Devletini kendisi ile hesaplaştırdık. Parti Heyeti Siyasî Heyeti adadan (İmralı, Öcalan’dan)  döndükten sonra İmralı dönüşü, açıklamalarını önemli ve doğrusu olumlu buluyoruz. Bunlar bizim de düşüncelerimiz; ve ifade ettiğim gibi tarifli somut ve sonuca götürücü olacak…” için mi evet diyeceksiniz?
Bu ülkenin adının “Türkiye” olması, belki yanlış bir şey. Anadolu Cumhuriyeti, Anadolu Halklar Cumhuriyeti olabilir.” dedikleri için mi evet diyeceksiniz?
“Türk Bayrağı” demeyi artık tartışmamız lazım. Herkesin aidiyet foyesi gibi bir sembolse, “Türkiye bayrağı” demeyi ben öngörüyorum; ya da Demirtaş’ın dediği gibi Devlet Bayrağı demeyi öngörüyorum.” dedikleri için mi evet diyeceksiniz?
Tayyip Erdoğan: “Kimse bizim karşımıza Türklük ile de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayakları altına almış bir iktidarız.” diyecek kadar cesur oldukları için mi evet diyeceksiniz?
Başdanışman İlknur ÇEVİK: PYD Kantonlarını tanımayı tolere edebiliriz.” dedikleri için “HAYIR!” diyorum; çünkü geçmişte yaşananlar, yapılanlar, referandum sonrası, nelerin yapılacağının delili ve belgesidir.
Rejim değişikliği yapmak istediğiniz için, on dört yıl yaptığınız dışlama, ayırma, bölme, ötekileştirdikleri için “HAYIR!” demek gerekli ve “HAYIR!” demek bir mecburiyet ve hayatiyettir…  

18 Ocak 2017 Çarşamba

KAPAN, Abdullah Çağrı ELGÜN

KAPAN
Abdullah Çağrı ELGÜN
KAÇINILMAZ  KARŞILAŞMA

ABD uzun bir zamandır “Uzaydan, Havadan, Denizden, Karadan, Siber, İnevizyon, Holigram Beyinler”le iş başındadır. Düşünce Frekanslarına Yolladığı Düşünce Reblikleri ile Algı Operasyonları ve ülkelerin psikolojilerini bozup geçmişte Sağcı Solcu, Dinci Laık; olarak çatıştırırken bugün de Kürt-Türk, Müslüman-Hıristiyan, Şii-Sunnî algısı yaratarak insanların akıllarını bulandırmakta zihinleri karıştırmaktadır. Yaşanmış bir Soğuk Savaş Döneminden sonra, Psikolojik Savaşla, Zihinleri Kontrol Eden, hatta insanları birbirleri ile çatıştıran, asabî, gergin, kavgaya yatkın, insanlar oluşturarak, çatışmaya sokan Beta Dalgaları gönderip, Siber Savaş dönemine geçiş yapmıştır...
Ülkemizdeki vatandaşların bir kısmı ABD’ne o kadar inanmışlardır ki “BOP Başkanlığı Suriye’ye giriş, Emevi Camii’nde Cuma Namazı Kılma Arzuları, Ortadoğu ülkelerin yönetimini ele alma…” aslında bütün bunlar, ABD’nin gizli “Büyük İsrail Projesi” Sion Dağı, Kenan Diyarı; Dicle ve Fırat Havzası’nın İsrail’de başlayıp İsrail’de bitmesi ve akıtılmasının uygulamaya sokulması Projesinden başka bir şey değildir…
Durum böyle iken bölgenin uzmanı olan ünlü profesörün eylem planı ile harekete geçilerek: “Esed’i devireceğiz.! Esed’i ortadan kaldıracağız!.. Suriye’yi Esed’ten kurtaracağız!..” yanılgısı ile başlayan macerada Esed gittikten sonra bu boşluğu kimin dolduracağı düşüncesine  bir türlü  cevap bulunamamıştı… 
Halbuki bu boşluk Türkiye tarafından doldurtturulamazdı. En güçlü çıkar odakları yaptıkları yüz yıllık projenin altmışıncı yılında projenin hatasız yolunda gittiğini görüyorlar, uygulamadaki  zaman zaman meydana gelen ve gelebilecek hataları anında düzeltmek için çıkar güç odakları ile yan yana geliyorlardı… Bölge için en güçlünün buraya yerleşmesi ile “Üçüncü Dünya Savaşı” kaçınılmaz olacak, sonra buralarda Neron, Kazıklı Voyvodo, Frenkeştayn,..vb. veya  El Kaide, El Nasure, İŞİD buralarda cirit atacak… Sonra gelişen olaylarla Türkiye devreye girecek ve tabiatı gereği, tapuları kendisine ait olan topraklara ve eski tebasına, Müslüman kardeşlerine sahiplenecek ve “kaçınılmaz karşılaşma” mecburen ve tarihin kendisine yüklediği bir görev olarak gerçekleşecek…

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI
İsrail’in bu bölgelerde çok ciddî hedeflerinin olduğunu unutanlar, İsrail’i küçücük bir DEVLETÇİK olarak görüyor; fakat onun ABD’deki büyük bağını ve büyük projeleri “Sion, Ararat(Ağrı ) Dağı, Kenan Diyarı ve Büyük İsrail” projelerini unutuyorlar. İsrail hedeflediği gibi Suriye’den Golon Tepeleri’ni almış olarak doğu bölgesinde ilerlemeğe devam ediyor. İsrail, bu genişlemenin meşrulaştırılabilmesi için çeşitli çatışmalara ihtiyaçları vardı. Bunlar da Şiî-Sunnî gibi Meshep kavgalarıydı. Böylece bölgede insanlar arasında nefret, şiddeti ve terörü körüklemek, sonra da buralara müdahale etme hakkı elde etmekti. Bu planın gerçek hedefi Irak’tı. Irak’ta Saddam kandırılmaya müsaitti. Önce Meshepler kışkırtıldı. Şiiler, Sunnîler ve Araplar ve Kürtler birbirine düşürüldü. Kürtler’e katliamlar yapıldı. Soğuk bir kış günü karlı dağlardan yollara düşen Kürtler ‘in bir kısmı Türkiye’ye sığındılar. Bir kısmı yollarda bir kısmı da Irak’ta öldüler.
Saddam iyi bir oyuncaktı… Bu defa Saddam’a Kuvey’e girmesi öğütlendi. Saddam Kuveyt’e girerek Kuveyt’i ele geçirdi. Bir müddet sonra da Kuveyt’i kurtarma bahanesiyele Irak’a giren ABD Büyük İsrail Projesi’nin ikinci ayağını kurmuş oldu. Böylece ABD, Irak’ı işgal ederek bütün hazinesi, altınları ve maden yataklarıyla, tarihî eserlerine el koymuş, Kuveyt ile de 100 yıllık, petrol anlaşması imzalamıştı. ABD, Irak’ı bitirdi ve tamamen soydu…
Geçmişte İran ile Irak’ı tam (11)on bir yıl savaştıran İngiltere ve ABD, İran’ı zayıflatarak, Meshep kavgaları ile bölüp, karıştırmak ve İran’a istediğini yaptırmak için Humeyni’yi destekledi, Humeyni’yi Paris’te barındırdı…  Batı yanlısı ve modern bir Cumhuriyet yanlısı olarak kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan Muhammet Rıza Şah Pehlevi ülkeden kaçarak Mısır’a sığınmak zorunda kaldı. Gıyabında idam cezasına çarptırıldı; fakat siyasî sığınmacı olarak Mısır’da öldü. 
Sonraki zamanlarda, İran Cumhuriyetinde Şeriat isteklilerinin arzuları bitmedi. Ne oldu ise işte o zamanlar oldu. İran halkı tankların üzerine çıkarak, toplara ve silahlara direndiler. Binlerce insan katloldu. Her taraf, kan ve gözyaşıyla doldu… “Alah’u Ekber!” nidaları arasında ve kanın sebil gibi aktığı, yığınlarca insanın tankların altında ezildiği, kanlı bir devrimi gerçekleştirerek İran'da Şeriat Cumhuriyeti kuruldu…
Bugün İran’da başı açık kadın, kız göremezsiniz. İran’da yaşayan kadınlar es kaza sağını solunu açsa, biraz makyaj yapsa rejimin polisleri hemen onu durduruyor, ihtar ediliyor, makyajını sildiriyor, açık yerleri kapattırıyor. Gerekirse ifadesini alıyor. Hatta Şeriatın kanunlarına göre cezalandırılıyor.
Yabancı ülkelere pasaport alarak çıkmış aileler içindeki kadınlar, yabancı ülkelerden dönüşlerinde sıkı sıkıya kontrolden geçiriliyor. İran’a girdiklerinde  kolları, bacakları, boyun bölgeleri bayan polislerce kontrol ediliyor.
Eğer şüphe edilirse soyunduruluyor. Orada bir plajda, denizde güneş yanıkları almış mı almamış mı, sağını solunu açmış mı, açmamış mı, teninin renginde değişme, siyahlaşma var mı yok mu kontrol ediliyor… İran Demokratik Cumhuriyet'ten Şeriat düzenine geçirildikten sonra bugün de Ortadoğu'da sınırlar yeniden çiziliyor. Türkiye'de Cumhuriyet rejimi üzerinde oyunlar ve tezgahlar dönüyor. ABD’nin güdümünde ve AB desteğinde İsrail’in “Büyük İsrail Projesi” istikametinde gerçekleşmekte olan Orta doğudaki bu hadiseler sonunda, “Üçüncü Dünya Savaşı” na doğru mu gidiliyor?

KAPAN
Sn.Turgut ÖZAL döneminde Başkanlık olsaydı, sn. Süleyman DEMİREL döneminde Başkanlık olsaydı, bugünkü gibi bir  rejim tehlikesi olabilir miydi?.. Buna rağmen, o günlerde Başkanlığa karşı çıkılmış ve Başkanlık bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Bu gün Başkanlık için maddeler Meclisten tek tek veya topluca geçiyor… Bu kadar Millet Vekili çok çok önemli olan ilk dört maddenin geçişine hiç ses etmediler. 
Halkın önüne gelecek olan Başkanlık oylaması, Referandum sonrası “Devamı gelecek deniyor.”  Hangilerinin devamı gelecek?.. Halifelik’ten bahsediliyor? Nasıl bir Halifelik olacak? Başkanlık sonrası Şeriata mı geçilecek? Eyaletler, Bağımsız Yerel Yönetimler, Yerel Mahkemeler, Yerel Valiler, Yerel Yargıçlar mı gelecek?.. Otonom Devletçikler mi ortaya çıkacak?
Bugün Türk bayrağı tartışmalar yapılıyorken, yarın bu bayrak kaldırılacak mı? İlköğretim Müfredatında İstiklâl Marşı'nı kaldıran kadro, Referandum sonrasında da İstiklâl Marşı’mızı tamamen mi kaldıracak? Türk ve Türklük kavramı, nesebimiz yok mu sayılacak?.. Zaviyeler, Tekkeler, Tarikatlar, Şeyhler, Cemaatlerin, Başkanlık yönetiminde yeri ne olacak?.. 
Bu ülke halkı bağımsızlığını kolay kazanmadı; bunun için koca bir Kurtuluş Savaşı, nice meydan savaşları verilerek bu milletin adı "Türk" bu Cumhuriyete de Türkiye denilmiştir. Anayasada da:  “Türkiye Cumhuriyetini kuran TÜRKİYE HALKINA, TÜRK MİLLETİ denir.”   ifadesine  yer verilmiştir.   
Türkiye Halkının kurduğu  "Türk" sözü ve bu "Türkiye Cumhuriyeti" adı ortadan kaldırılacak mı?
Bizi yönetenlere sesimizi bir kez daha haykırmak istiyoruz: Bu bir Kapan olmasın?..
Yarın İran’ın durumuna düşmeyeceğimizi bize kim garanti edecek?... Türkiye Cumhuriyetini kurtarmak için yarın geç olabilir mi?
“Büyük İsrail Projesi” uygulayıcıları Irak’ta kazanmışlardır. Irak’ı üç bölgeye bölüp, Araplar, Kürtler, Türkler olmak üzere ayrıştırmışlar, yetmemiş bu defa da Meshep savaşları başlatmışlardır.
Suriye’de de amaçları değişmemiş Suriye’yi bölme planları BOP Projesi ile başlamış, bizdeki uzak hedefleri planlayanların akıllarınca da uygun bulunup, bu planın bir oyuncağı olunarak Suriye’ye girip Emevi Cami’inde bir Cuma Namazı kılınak, secdeye varmak hayali kurulurken Esed duvarına toslanmıştır. Esed ile aramızdaki çelik parmaklıklar ortadan kaldırılmak istenirken PKK, İŞİD; DEAŞ, Irak ve Suriye Batağına saplanılmıştır. ABD ile başlayan BOP Projesi  Suriye’nin rejimini değiştirme manevraları, bugün Türkiye’nin rejimini değiştirme operasyonuna dönüşmüştür… 


ABD’nin “Yüz yıllık İsrail Projesi” Avrupa Birliği devletleri tarafından da destek görmüş ve Türkiye’yi terör batağında ve kıskacında boğarak, eyaletlere bölmek için operasyonlara başlanmıştır… Bunun için de başta PKK olmak üzere, bütün terör örgütleri desteklenmekte, ve silah, yiyecek ve sağlık yardımları yapılmakta ve yaralılar ilgili devletlerin doktorları tarafından tedavi edilerek yeniden operasyonlara hazır hale getirilmektedir.
DEAŞ açılımı İsrail İstihbarat Servisi(İsrrael Secret İntellegence Service) olmalı ki Müslümanlıkta asla olmayan ve Müslümanlıkla asla bağdaşmayacak muameleler, tavır ve kelle kesme, kadın asma, çıplak kadın ve kızların sokaklarda gezdirilerek satılması, …vb.  veya çarşafa sokulmuş, kimilerinin önden kimilerinin de elleri önden bağlanmış kadınların iplerle çekilerek saltığa çıkarılması iğrençlik fotoğrafların medyada dolaşması, elleri kırbaçlı adamların kontrolünde ve önünde sırıtarak alınıp satılması ne anlama gelebilir?..
Böyle bir muameleye maruz kalmış halk can vermeyi, intihar etmeyi, bu rezalete bu onursuzluğa, tercih eder hale gelmiştir.
Bu öyle sinsi bir plan ki İngiltere, ABD, İsrail bu planın sadece yapıcıları, yöneticileri  değil aynı zamanda aktörleri, oyuncularıdırlar…
Bu öyle birbirine kenetlenmiş öyle bir ekip ki DEAŞ için de PKK için de İŞİD için de  İngiltere, ABD, İsrail’in bu işte parmağı olmadığını söylemek sadece saflık değil, ahmaklık olur…
Düşünün bir kere!...PKK, DEAŞ, İŞİD, EL KAİDE, EL NUSRA bir defa olsun İsrail’e saldırı düzenliyor, terör eylemi yapıyor mu?!..
-Hayır!
Yetmez. Bu teröristlerin hepsi Golan Tepeleri’nde, İsrail’de tedavi görüyorlar… Bu şu anlama geliyor. Bu örgütler ve bugünkü Ortadoğu Bataklığı ABD’nin (100) yüz yıllık projesinin uygulanıyor olmasından ibarettir.
ABD küresel olarak tam bir hakimiyet kurmak, hedeflerine ulaşmak için bütün devletlere savaş açmış durumdadır.
Bizi yönetenlere sesimizi bir kez daha haykırmak istiyoruz: Bu bir Kapan olmasın?..

ABD yöneticileri: Karadan, denizden  havadan, abluka altına alacağız, siber savaşlarlar açacağız. Küreyi tam bir kontrol için milyarlar, belki de trilyonlar harcayacağız. Diyorlar. Bu durum kolektif bir deliliğe dönüşmüş Akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Bizi yönetenlere sesimizi bir kez daha haykırmak istiyoruz: Bu bir Kapan olmasın demiyorum. Bu bir Kapandır...
KAYNAKLAR:
1) “Oded YİNON”,  “İsrail Stratejisi” 1980 
2) Arslan Bulut: TAK demek, CIA demektir!
3) https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1CHZL_trTR709TR709&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#safe=strict&q=TBMM+binas%C4%B1
4) https://www.google.com.tr/search?q=tuzak+%C3%A7e%C5%9Fitleri&safe=strict&rlz=1C1CHZL_trTR709TR709&espv=2&biw=1366&bih=672&source=lnms&tbm=isch&sa=X&sqi=2&ved=0ahUKEwjH0b2mqsvRAhXKVxQKHSr-Bl0Q_AUIBigB#imgrc=B6B1rGffXURJlM%3A